relating to love

canım turgut uyar.

yalınız dürdanecik

geceleri kocası kahveye çıkardı
yalnız bırakıp dürdaneciği.
o hanım kadın o annesinin bir taneciği
hoyrat ellerde körpe karanfil
pencerelerde sardunyalar gibi yalınız
kocası kahvede o evde
alışmışlardı.

sevişmek ne kelime birbirlerinden
ayrı kadirden iki yıldız gibi uzaktılar
ben ağlasam siz ağlasanız onun boşluğu dolmaz.
hiçbir yağmur ıslatamaz toprağını
ne zaman canı çekerse erkeğinin
o zaman yatarlardı.

besletip bereketli ıslaklığında tohumları
toprakların en cömerdi dürdanecik
kendi doğurur kendi bakardı.
ah acıdır amma gerçektir inanmazsınız
öfkeli anlarında kocası
dayak bile atardı.

ama zavallı deyip de geçmeyiniz
bizim kendi tembel maceramızdan uzakta
onun da vaktini paylaşan dostları vardı.
kocası gidince kış geceleri
fatma hanım hürmüz hanım ikbal
yangelip kurak masalların kerevetine
bezgin gönüllerini avutmayan kahkahalarla
mısır patlatırlardı.

ah ben kadınları çok severim
karanlık ve tükenmez bahtlarında.
yalnız gecelerinde dürdaneciği
kardeş gibi sevmek okşamak isterim.
üzülme dürdanecik söğüt yaprağı
hoyrat ellerde körpe karanfil
benim de uzaktan yakından tanıdığım
kaderinde bunalmış kadınlar vardı.

halbuki böyle mi olmalıydı..

neden yazmaya başladın tekrar
Anonim

neden, yazmayayım mı?

anadilim türkçe diye çok sevindiğim zamanlar oluyor. 

sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı.
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı.

bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı.

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
yılların telâşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi.

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı,
gecelerde ve yalnız.
vermeye az buldunuz
yahut vaktiniz olmadı.

behçet necatigil

hepoku:

“Aşkın Cep Defteri” Mungan’ın kemikleşmiş okur kitlesi için değil sadece, çok daha geniş kesime hitap eden bir kitap. Benim canım yazarımın en sevmediği şey kendisine ait olmayan cümlelerin, onun imzası ile ortalarda dolanmasıyken, bu kitap sonrasında yenilenen ve gerçekten Mungan’a ait olan aforizmalar saracak ortalığı. Altını çizdiğim öyle çok cümle var ki hepsini yazamayacağım. En çok etkilendiklerimse aşağıda.
 ** Birbirimizi ne kadar sevsek de bir beraberlik çıkmıyor yan yana duruşumuzdan.
 ** Şimdi elinde tuttuğun fotoğraf bu. Daha çok 20’li yaşların anları bunlar. Bir insanın yaşamında belki de sonradan en çok özleyeceği yaşların. Genç olmaktan anladığı yaşların. Kolay neşeler ve kolay kederler edinilen; heyecanın tükenmezliğine,  duyguların ömür boyu süreceğine gönülden inanılan yaşların. Toyluğun.
 ** Ayrılık da hastalık gibi yaşanır. Hani kimi ateşli hastalıklar vardır; sabahları daha iyi kalkar, gündüzleri iyileştiğini sanırsın, hallettiğini. Akşam indiğinde yeniden ateşin ateşin yükselir, gözlerin kararır; özlersin, çok özlersin; sandığın kadar halledememiş olduğunu anlarsın, ateşin sürüyorsa hiç halledemediğini düşünmeye başlarsın. Sonra ertesi gün gene aynı şey olur, sabah bir armağan gibi hafif gelir, sonra yine akşam iner. Ateş. Kor. Bir süre böyle sürer bu. Kimi zaman iyileşirsin, kimi zaman çaresizliğini unutmak sanırsın, kimi zaman artık hiçbir şey sanmayacak kadar kapılırsın gündelik hayatın akışına. Aşk bazen acısız, ağrısız yıllarca durur aynı yerinde. Acısı geçeni, geçti sanırsın.
 ** Sen, aklınla ne düşünürsen düşün kalbin kendi hafızası var.
 ** Ben de senden, seninle olan ilişkimden bir şey öğrendim. Kendimin kıymetini öğrendim. Kendime değer vermeyi, bir ölçüde de olsa kendimi korumayı, kollamayı; sen beni öyle hoyrat kullandın ki, ben de işte bunları öğrendim. Gülümsedi. Yıllar sonra gelen geç bir gülümsemeyle gülümsedi. Bazı armağanların geç olması değerini hiç azaltmıyor. Boşuna değilmiş diyorsun. Hiç boşuna değilmiş.
 Hele bir “Karşı’nın Işıkları” öyküsü var ki, ne ben buraya yazabilirim, ne nasıl hissettiğimi kimselerle paylaşabilirim. Bir Mungan kitabı daha, kitaplığımın en güzel yerinde çocuğuma miras diye, usul usul beklemekte.

hepoku:

“Aşkın Cep Defteri” Mungan’ın kemikleşmiş okur kitlesi için değil sadece, çok daha geniş kesime hitap eden bir kitap. Benim canım yazarımın en sevmediği şey kendisine ait olmayan cümlelerin, onun imzası ile ortalarda dolanmasıyken, bu kitap sonrasında yenilenen ve gerçekten Mungan’a ait olan aforizmalar saracak ortalığı. Altını çizdiğim öyle çok cümle var ki hepsini yazamayacağım. En çok etkilendiklerimse aşağıda.

 ** Birbirimizi ne kadar sevsek de bir beraberlik çıkmıyor yan yana duruşumuzdan.

 ** Şimdi elinde tuttuğun fotoğraf bu. Daha çok 20’li yaşların anları bunlar. Bir insanın yaşamında belki de sonradan en çok özleyeceği yaşların. Genç olmaktan anladığı yaşların. Kolay neşeler ve kolay kederler edinilen; heyecanın tükenmezliğine,  duyguların ömür boyu süreceğine gönülden inanılan yaşların. Toyluğun.

 ** Ayrılık da hastalık gibi yaşanır. Hani kimi ateşli hastalıklar vardır; sabahları daha iyi kalkar, gündüzleri iyileştiğini sanırsın, hallettiğini. Akşam indiğinde yeniden ateşin ateşin yükselir, gözlerin kararır; özlersin, çok özlersin; sandığın kadar halledememiş olduğunu anlarsın, ateşin sürüyorsa hiç halledemediğini düşünmeye başlarsın. Sonra ertesi gün gene aynı şey olur, sabah bir armağan gibi hafif gelir, sonra yine akşam iner. Ateş. Kor. Bir süre böyle sürer bu. Kimi zaman iyileşirsin, kimi zaman çaresizliğini unutmak sanırsın, kimi zaman artık hiçbir şey sanmayacak kadar kapılırsın gündelik hayatın akışına. Aşk bazen acısız, ağrısız yıllarca durur aynı yerinde. Acısı geçeni, geçti sanırsın.

 ** Sen, aklınla ne düşünürsen düşün kalbin kendi hafızası var.

 ** Ben de senden, seninle olan ilişkimden bir şey öğrendim. Kendimin kıymetini öğrendim. Kendime değer vermeyi, bir ölçüde de olsa kendimi korumayı, kollamayı; sen beni öyle hoyrat kullandın ki, ben de işte bunları öğrendim. Gülümsedi. Yıllar sonra gelen geç bir gülümsemeyle gülümsedi. Bazı armağanların geç olması değerini hiç azaltmıyor. Boşuna değilmiş diyorsun. Hiç boşuna değilmiş.

 Hele bir “Karşı’nın Işıkları” öyküsü var ki, ne ben buraya yazabilirim, ne nasıl hissettiğimi kimselerle paylaşabilirim. Bir Mungan kitabı daha, kitaplığımın en güzel yerinde çocuğuma miras diye, usul usul beklemekte.

papur:

Bir yangın dalgalanıyor, dalgın dalgın izliyorsun. Su sızdırmaz gözlerimde gezinen denizanalarından da sanırım iğreniyorsun; ama ben sana yalan söylemeyeceğim. Şu uğuldayan müziği de sevmedim, şimdi gidebilirim. Ben daha gitmeden aramıza sokuşturduğun o paravanın yerini değiştirebilirsin. En…

Kadınlar unutmaz. Mış gibi yapmayı en iyi becerenler bizleriz çünkü. Her seferinde umutsuzluğa kapılırız gidenin ardından, o başkaydı der avutmaya çalışırız benliğimizi, acı çekmeyi de sevdiğimizden o nu hatırlatan şarkıları açarız inadına, yatağın altına düşüp unuttuğu bizde kalan tshirtünü…

jaskaaa:

‎”Birinci fotoğrafa bakarsanız; akciğer kanseri ve neredeyse günün her saatinde ilaç almak zorunda olan 21 yaşındaki Katie Kirkpatrick ve yanında olan nişanlısı 23 yaşındaki Nick Godwin’i göreceksiniz. Katie kemoterapi seansındadır ve Nick her zamanki gibi sevgilisinin kemoterapi seansını bitirmesini bekliyor.İkinci fotoğraf 11 ocak 2005 gününde, nikahlarından hemen önce çekildi. Bütün ağrılarına, organ yıpranmalarına ve morfinlere rağmen Katie evliliğinin her ayrıntısı ile birebir ilgilenmek istiyordu ve ilgileniyordu da.. Ama bu Katie için gerçekten çok tehlikeliydi. Gelinliğinin bile vücudunda oluşan kilo kayıpları yüzünden defalarca ayarlanması gerekiyordu.Üçüncü fotoğrafta bir oksijen tüpü görüyoruz; bu Katie’nin tören ve parti esnasında kullanmak zorunda olduğu oksijen tüpüydü. Fotoğraftaki diğer iki çift de Nick’in anne ve babasıdır. Oğullarının çocukluk aşkı ile evlendiğini görmek onları çok heyecanlandırmıştı.Dördüncü fotoğraf; Katie tekerlekli sandalyesindeki oksijen tüpüyleyken, sevgilisi ve arkadaşlarının ona söylediği şarkıyı dinlerken çekilmişti.Beşinci fotoğrafta herkes onun duygulanıp bir yerlerde sevinçten ağladığını düşünüyordu. Ama aslında gerçek öyle değildi. Arkadaşları eğlenirken, rahatsızlığı onun uzun süre ayakta durmasına izin vermemişti. Bedeni yorgun düştü. En mutlu gününde bile acı çekiyordu.Düğünde ağrıları durmayan Katie ambulansla hastaneye kaldırıldı. Kaldırıldığı hastanede birkaç saat sonra da komaya girdi. Ve sabah olduğunda Katie’nin şuuru kapandı.Nick beş gün boyuncu büyük umutlarla sevgilisinin uyanmasını bekledi. Ama Katie uyanmadı.. Beş gün komada kalan Katie kansere yenik düşüp öldü.Şimdi altıncı fotoğrafa bakmanızı istiyorum. Çok zayıf ve hasta olan bir kadının yüzündeki erişilmez tebessüm ile evlendiğini görmek, aslında mutluluğun hiçbir zaman erişilmez olmadığını bize kanıtlamıyor mu?”Mutluluk bir istasyon adı değil, oraya gelince inilmiyor. İçinde bulunduğumuz yolculuğun adı mutluluktur.” demişti bir tiyatro ustam. Bir kere de siz düşünün bunu.Bu sizin son günleriniz gibi yaşayın..-ki öyle de olabilir!Ve lütfen kanserden acı çeken insanlar için her zaman dua edin. Çünkü dualar her zaman cevaplandırılır.”Fotoğraflar: Romain Blanquart

jaskaaa:

‎”Birinci fotoğrafa bakarsanız; akciğer kanseri ve neredeyse günün her saatinde ilaç almak zorunda olan 21 yaşındaki Katie Kirkpatrick ve yanında olan nişanlısı 23 yaşındaki Nick Godwin’i göreceksiniz. Katie kemoterapi seansındadır ve Nick her zamanki gibi sevgilisinin kemoterapi seansını bitirmesini bekliyor.

İkinci fotoğraf 11 ocak 2005 gününde, nikahlarından hemen önce çekildi. Bütün ağrılarına, organ yıpranmalarına ve morfinlere rağmen Katie evliliğinin her ayrıntısı ile birebir ilgilenmek istiyordu ve ilgileniyordu da.. Ama bu Katie için gerçekten çok tehlikeliydi. Gelinliğinin bile vücudunda oluşan kilo kayıpları yüzünden defalarca ayarlanması gerekiyordu.

Üçüncü fotoğrafta bir oksijen tüpü görüyoruz; bu Katie’nin tören ve parti esnasında kullanmak zorunda olduğu oksijen tüpüydü. Fotoğraftaki diğer iki çift de Nick’in anne ve babasıdır. Oğullarının çocukluk aşkı ile evlendiğini görmek onları çok heyecanlandırmıştı.

Dördüncü fotoğraf; Katie tekerlekli sandalyesindeki oksijen tüpüyleyken, sevgilisi ve arkadaşlarının ona söylediği şarkıyı dinlerken çekilmişti.

Beşinci fotoğrafta herkes onun duygulanıp bir yerlerde sevinçten ağladığını düşünüyordu. Ama aslında gerçek öyle değildi. Arkadaşları eğlenirken, rahatsızlığı onun uzun süre ayakta durmasına izin vermemişti. Bedeni yorgun düştü. En mutlu gününde bile acı çekiyordu.

Düğünde ağrıları durmayan Katie ambulansla hastaneye kaldırıldı. Kaldırıldığı hastanede birkaç saat sonra da komaya girdi. Ve sabah olduğunda Katie’nin şuuru kapandı.


Nick beş gün boyuncu büyük umutlarla sevgilisinin uyanmasını bekledi. Ama Katie uyanmadı.. Beş gün komada kalan Katie kansere yenik düşüp öldü.

Şimdi altıncı fotoğrafa bakmanızı istiyorum. Çok zayıf ve hasta olan bir kadının yüzündeki erişilmez tebessüm ile evlendiğini görmek, aslında mutluluğun hiçbir zaman erişilmez olmadığını bize kanıtlamıyor mu?

”Mutluluk bir istasyon adı değil, oraya gelince inilmiyor. İçinde bulunduğumuz yolculuğun adı mutluluktur.” demişti bir tiyatro ustam. Bir kere de siz düşünün bunu.

Bu sizin son günleriniz gibi yaşayın..-ki öyle de olabilir!

Ve lütfen kanserden acı çeken insanlar için her zaman dua edin. Çünkü dualar her zaman cevaplandırılır.”


Fotoğraflar: Romain Blanquart

papur:

Bir alarm başladı sokağın diğer ucundan. Bir telefon çaldı, aynı anda. Bunlar duymak istediğim kelimeler değil. Bunlar, sabırla öpmeyi beklediğim bir ağızdan çıkmıyor.

Kalbin, keşfedileli çok olmuş bir kara parçası; üzerinde tabiata dair hiçbir güzelliğin barındırılmadığı. Ruhunun ışıltısı…

[Flash 9 is required to listen to audio.]
2.190 oynatma

mayoneziseverim:

Zamanla geçen tek şeyin, zaman olması.

(Çok istemiştim be, vallahi çok istemiştim.)

Aşık öldüm.

(Normal doğdu ve aşık öldü. O da öyle esprili bir insandı.)

‘Olmadı’ da ne emek yüklü bir kelime, değil mi?

Ve ‘olmuyor’ da bir o kadar mahvolmuş.

Ama bir ‘olmayacak’ var ki; onun Allah belasını versin işte.

(Bir keresinde öyle mutlu olmuştum ki; kakam gelmişti.)

Her şeyin giderek normalleşmesi.

Normal gözyaşları, normal metrobüsler, normal şarkılar, normal özleyişler. Bu kahroluşlar çok normal. Çok normal bu reddedişler. Yaşadığını hissedemeyişler falan normal.

Sıradanlaşmalar cumhuriyetinden bildiyorum insanlar!

Burada kaybedişler parçalı bulutlu, kayboluşlar normal.

“Ve tabii ki her şeyin normal seyrine sokayım.”

İnsanın kendi elini yanağına koyup, uyumaya çalışması.

Onun eli kimin yanağını okşuyor, gibi bir korkunç sorusu.

Kalp atışları giderek zayıflıyor, hastayı kaybediyoruz doktor…

Açılın ben aşığım!

Normal.

(Ve en çok gülerken özlüyordu insan, en çok kiminle gülüyor ki artık, diyordu içinden, dışından büyük kahkahalar atıyordu o sırada çünkü; lan, diyordu, bu Allah’ın belası piç şu an kimlerle gülüyor, bensiz nasıl gülüyor?)

Tuvalete saklanıp, aynadaki kırmızı burunlu aptaldan nefret etmek normal.

Hiç tanımadığı birinin ölmesini istemek normal.

Çok içmek normal, sarhoş olmak normal, birileriyle yatmak normal, evden çıkmamak normal, kusmak normal, başkasına dokunamamak normal.

Rol kesmek, küfretmek, aynı kaldırımda tekrar oturup; ışığının sönmesini beklemek normal.

Kaçmak normal, uzaklaşmak normal, değişmek normal, delirmek normal.

Sana söz veriyorum, tutamayacağın sözler vermek normal.

Ben seni anlıyorum, sevmemek normal.

Derken, düşünmeye zaman bulamayacak kadar çok çalışır ve artık rüya bile görmez.

(Bizden çok daha önemli bir ‘sen’ var ki; benim lafım bile olmaz.)

Her şeyin giderek normalleşmesi.

Ve normal olmayan tek şeyde takılı kalmak, inanın çok normal.

psikasteni:

Önce Taksim’deydi. Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:

“Ne olur geri dönme!”

Sonra Nişantaşı’nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:

“Ne olur geri dönme!”

Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte. “Buralarda bir çocuk herhalde” dedim. “Kendi kendine çekmek istiyor  acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine.”
Sonra işler değişti. Maslak’ta, ki uzaktır Nişantaşı’na, oto sanayiinin  duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:

“Ne olur geri dönme!” 

Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye  mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor  yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:

“Ne olur geri dönme!”

Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte.
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin  yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine  girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr,  çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri  beliriverdiğinde kapıda, en baştan, ta en baştan başlamak zorunda  kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun,  geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir  kere giden ne kadar geri gelse, olmaz. Gelişi bir türlü dikiş  tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:

“Ne olur geri dönme!”

Artık geri dönme.
İtalo Calvino’nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını  fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O  kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu  kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın “her  yerde olmadığı” için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar  adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye  yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam  da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul’da bugünlerde. Her yere  yazıyor:

“Ne olur geri dönme!”

Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz  düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin  herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da  buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:

“Ne olur geri dönme!”

Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam.  Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı  başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri  dolaşacağını. Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da  kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını. Hayatın maskarası olduğunu  düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını.
Şimdi, bugün, hayatın  karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:

“Ne olur geri dönme!”

Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu.
İstanbul’da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının  geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama  işte, kolay gelsin diyorum.

psikasteni:

Önce Taksim’deydi. Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:

“Ne olur geri dönme!”

Sonra Nişantaşı’nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:

“Ne olur geri dönme!”

Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte. “Buralarda bir çocuk herhalde” dedim. “Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine.”

Sonra işler değişti. Maslak’ta, ki uzaktır Nişantaşı’na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:

“Ne olur geri dönme!”

Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:

“Ne olur geri dönme!”

Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte.

Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda, en baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse, olmaz. Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:

“Ne olur geri dönme!”

Artık geri dönme.

İtalo Calvino’nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın “her yerde olmadığı” için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul’da bugünlerde. Her yere yazıyor:

“Ne olur geri dönme!”

Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:

“Ne olur geri dönme!”

Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını. Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını. Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını.

Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:

“Ne olur geri dönme!”

Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu.

İstanbul’da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama işte, kolay gelsin diyorum.